ucleme…

#1

babisko1

butun her seyin baslamasinin uzerinden 2 yil, bu fotografin cekilmesinin uzerinden 2 ay, senin aramizdan ayrilmanin uzerindense sadece 2 hafta gecti. dusundugumde 2 sene cok kisa, 2 hafta cok ama cok uzun.. bir daha seni goremeyecegimi, bir daha sana sarilamayacagimi, bir daha bana ‘canim kizim’ diye seslenemeyecegini bilsem de her an kapidan girecekmissin gibi geliyor; bilmekle, idrak etmek arasindayim. bu hissin hic gecmeyecegini, bundan sonra her seyin cok zor olacagini biliyorum. ama ilk gunden beri bizim icin katlandigin tum zorluklari, cektigin tum acilari dusununce biraz daha kalmani istemek bencillik olurdu. sen artik rahat ve huzurlusun ya biz bununla avunup, sensizlige alismayi ogrenecegiz. inaniyorum ki sen hep beni izleyip, kollayip korumaya; bense seni her animda hissetmeye devam edecegim ve bir gun tekrar bulusacagiz. o zamana kadar benim icin kendine cok iyi bak babacigim; ben de en az senin bana bakacagin kadar iyi bakmaya calisacagim kendime. seni cok seviyorum herseyim, huzur icinde, nurlar icinde yat!

#2

babisko2

Herkes ‘nasilsin’ diye soruyor, ben ‘iyiyim’ diyorum. Soranlar sorunun, ben cevabin sacmaliginin farkindayim. Aslinda verecek cevabim yok, cunku nasil oldugumu bilmiyorum. Garibim; hissettiklerimin dogrulugundan emin degilim.
Uzaktan gorseniz beni, hic anlamazsiniz; yakindan baksaniz bana derdim yok sanirsiniz. Icime girseniz, ah icimden gecenleri bir bilseniz.. Geceleri yalniz uyuyamiyorum mesela, o gittiginden beri onun yataginda yatiyorum; fotograflarina bakamiyorum. Yillardir gece gunduz demeden dolastigim o yollarda, sokaklarda yuruyemiyorum, korkuyorum. Donup donup arkama bakiyorum, sanki artik herkes farkinda beni koruyup kollayacak kimsemin kalmadiginin. O kosulsuz guven yok artik, ne yaparsam yapayim beni sevecek, koruyacak adam yok; bunu biliyorum. Yaptigim her sey kulfet bana, hele guldugum anlar; gulmekten utaniyorum. O nefes almiyorken, benim nefes almam haksizlik gibi geliyor, utaniyorum. Bir daha ne zaman bir sey yaparken sucluluk hissetmeyecegimi dusunuyorum, bir yandan da onun hep istedigimi yapmami isteyecegini biliyorum. Ben hayatimdan, hayallerimden vazgecersem onun kizacagini, uzulecegini dusunuyorum. O yuzden biraz hayata tutunmaya, yanimda olmasa bile onu mutlu etmeye; cok ovundugum, cok gurur duydugum ‘babamin kizi’ olmaya devam etmeye calisiyorum; kendim icin degil, sadece onun icin. Bir de canim annemle ablam icin devam ediyorum. Bugun tam 1 ay oldu ve ben onu cok ama cok ozluyorum

#3

babisko3

Parca pincik kagitlari, notlari saklama huyum var, atamiyorum hic birini. Sonra bir gun hic hatirlamadigim bir yerden cikiyorlar, tipki bu not gibi. Biz birbirimize notlar yazip birakirdik sabah kalkan okusun diye, ama anlamli ama anlamsiz, iyi ki yazmisiz. Bu notunda yazdigin gibi, sen her yere erken giderdin, bu huyumu da senden almisim galiba. Sabah okuluna erken giderdin, arkadaslarinla bulusmaya erken giderdin, beni almaya erkenden gelirdin, butun hastaligin boyunca da tum o hastanelere erken gittin. ‘Baba sabahin korunde ne isimiz var, bosuna orada beklemeyelim’ derdim, ‘Olsun biz gidelim’ diye cikarirdin bizi evden. Sonra o soguk, sevimsiz koridorlarda beklerdik beraber… Ben sirf kafan dagilsin diye sacmalardim, sen her zamanki gibi susup otururdun…
Simdi her neredeysen oraya da erken gittin; cok hizli ve cok erken gittin. Ne oldugunu, nasil oldugunu hic anlamadik, bir anda oldu bitti her sey. Sensiz gececek ilk yila girdik dun, sen 2015’i de beklemedin… Bu yila beraber girebilseydik, duzelecekti sanki her sey, oyle bir his vardi icimde ama yapamadik. Girdigimiz bu yilin hic bir onemi yok artik.
Her seyin ustunden cok uzun zaman gecmis gibi geliyor ama hala cok yeni (zaman diye bir kavram kalmiyormus meger). Daha ne kadar zaman gecmesi gerekiyor bilmiyorum, herkes ‘bekle’ diyor; aylar gecti, yillar gecmeye basladi, ben sessizce bekliyorum. (Bir de ‘niye oyle seyler yaziyorsun’ diye soruyor herkes. Cunku ben derdimi baska turlu anlatamiyorum, kimseleri karsima alip da konusamiyorum. Bir sekilde devam etmem gerekiyor, bende yaziyorum…)

* Babam gittikten sonra instagram’a onunla ilgili koydugum ilk 3 fotograf ve yazi yukaridakiler; icimden bunlari buraya da koymak geldi.
Dun tam 10 ay bitti o gideli,bu sabah da ruyamda gordum kendisini, kimbilir kac aydir gelmiyordu ruyama. Tedavisini birakmisiz ama babam cok daha iyiymis, yogurt yiyordu bir istahla (ne kadar israr etsek yemezdi hastayken). Ruyamda dedim ki, ‘tedaviyi biraktik ama belki de bu yogurt ise yariyordur, baksana ne kadar iyi gozukuyor’. Sonra alarm caldi, uyandim. Farkettim ki hala ayni yerdeyim; bilincaltim hala anlatmaya calisiyor bana bazi seyleri. ‘Gizemcim’ diyor icten ice, ‘hic bir sey ise yaramadi malesef, baban gitti; bunu kabullen.’

Uzun zamandir haber izlemeyi, gazete okumayi biraktim; hem artik orada anlatilanlara inanmadigimdan, hem de her olumsuzlugu bunyeme almaktan yoruldugumdan. O kadar negatif ki bir cok sey, gormek / duymak istemiyorum. Bilmek de istemezdim ne yalan soyleyeyim ama o mumkun degil. Dunyadan bir haber olmamak adina, en azindan daha guvendigim bir yer olan sosyal medyadan takip ediyorum olanlari, etrafima soruyorum, bir sekilde bilgi topluyorum.

Dun de gordum herkesin konustugu o fotografi. Bir sayfada denk gelmesem diger sayfada onume dustu; bir arkadasim paylasmasa, bir baskasi paylasti. Hizli hizli gectim nerede gorsem.
Uzun sure bakmalik bir sey yok bence o fotografta, O’nu oyle hatirlamaya gerek yok. ‘3 yasindaki bir cocuk kiyiya vurdu’ cumlesi yetiyor zaten, sirf gozunde canlandirmaya calissan icin parcalaniyor. O yuzden ben, dondur dondur o fotografa bakamiyorum, gozumu kapatip geciyorum (hos gozumu kapatsam da orada, al iste yine kacamiyorum).

Aslinda gordugumden beri yazmayayim diyorum kendi kendime ama olmadi, son zamanlarda nasil yazarak atiyorsam icimdeki her seyi, bunu da oyle atmam gerek; baska turlu olmayacak.

Ben lanet etmiyorum, sucu kimsede aramiyorum, vicdan kalmamis, ‘ey insanlik uyan / utan!’ demiyorum; hem kendimi bunlari diyebilecek buyuklukte gormuyorum, hem de su anda saskinim, cok saskin. Lanet edelim tabi, sucu arayalim herkeste, uyanalin, utanalim ama ben henuz o seviyeye gelemiyorum.

Siz google’a ‘3 yasindaki cocuk’ diye baslayan bir cumle yazdiniz mi? Ben az once yazdim: 3 yasindaki cocugun beslenmesi diye, 3 yasindaki cocugun hastaligi, konusmasi diye tamamliyor cumleyi. Cunku olmasi gereken bu.

Degil 3 yasindaki bir bebek, 30-40-50 yasindaki bir insan da kiyiya vurmamali cunku.

Kiyiya deniz anasi vurur, midye kabugu vurur, dalga vurur, taslar gelir kiyida durur (Balinalar da vurmamali kiyiya mesela, yunuslar da uzak olmali oradan).

Cocuk dedigin kumdan kale yapar kiyida. Tirmigi, kuregi, kovasiyla butun gun gunesin altinda oynar. Yaptigi kaleleri denizden cikanlar ezer bazen, bazen de baska cocuklar, ama o sorun etmez; tekrar yapar.

Cukur kazar kiyiya cocuk, su tasir denizden kovasiyla, bir guzel doldurur cukuru, icine oturur.

Midye kabugu toplar sonra kiyidan evindeki akvaryuma goturmek icin, baligina arkadas olsun diye. Kac aile valizinde bir poset midye kabuguyla, kumla donmustur tatilden evine, sirf cocuklari uzulmesin diye. Minare denilenleri vardir onlarin bir de, daha az bulunurlar; onlardan bulmussa cocuk, ondan mutlusu yoktur; tatilin bittigini unutur (buyuyunce de ofisteki masasina koyar insan o midyeleri, minareleri, bunaldikca bakip bakip sicak yaz gunlerini hatirlasin diye).

Tas toplar sonra kiyidan, renkli renkli bir suru tas. Bazen yeni renkler ogrenir sayelerinde, bazen de camin tuzlu suda uzun sure kalinca yapi degistirip, tasla buzlu cam arasinda bir sey oldugunu. Duz taslar ayrica onemlidir, tas kaydirmaca oynanir hemen arkadaslarla. İddiaya girilir kolasina, dondurmasina, kim bilir belki de plastik topuna.

Deniz analari vurur kiyiya, sahildeki tum cocuklar ususur basina. Beyazlari zararsiz, en fazla biraz tenini yakar, bilirler ama kirmiziyla mavi zehirli; dokunmamak gerek. En yaramazlari (ya da belki de en cesurlari?) bir dal bulur, onunla alir deniz anasini yerden; kovalar digerlerini. Hem korkar, hem eglenir cocuklar.

Dalgalar vurur kiyiya, cocuklar onlarla oynar durur. Bir onlar dalgalari kovalar bir dalgalar onlari, cocuklarin kahkahalari kiyiya vurur.

Dun kiyiya vuran sey insanlik miydi, vicdanlar mi yok oldu, dunyanin sonu mu geldi, kotuler mi kazanacak, yoksa bir cikis yolu var midir, hic bir fikrim yok. O kiyidan bir daha denize girebilir mi insan; kumlarin ustune oturup huzur dolar mi hic bundan sonra, bilemiyorum.
Aklimda, yuregimde binbir dusunce, isin icinden cikamiyorum.

Tek bildigim; cocuk dedigin kiyiya vurmaz, cocuk dedigin kiyida oyle yatmaz!

unutmadik ama hatirlamiyoruz da…

herkesin sonradan soyledigi gibi o gun cok mu sicakti (bugunden daha sicak mesela?) hic hatirlamiyorum.
gokyuzu, o aksamustu, kipkirmizi mi olmustu gunes batarken, en ufak bir fikrim yok.
sallandik evet ama alttan alttan mi vurdu, sagdan sola mi savurdu, fark etmedim o anda.

ben, her sey olup bittikten, canimiz cok ama cok fazla yandiktan sonrasini hatirliyorum.

2 hafta olmustu yazliktan doneli, onun sıkıntısı vardi icimde. tum arkadaslarim bir arada tatile devam ediyorlar, ben istanbul’da yapacak sey bulamiyordum. gece oldu yattik; neye yattigimizi, dahasi neye uyanacagimizi bilmeden.

ranzanin ust katinda uyandim, hayatimda daha once hic tecrube etmedigim bir seye. nasil bilmem ama ‘deprem’ diye dusundum ‘deprem oluyor’. yataktan inmeye calistim, olmadi. yorgani kafama cekip cenin pozisyonunu aldim (bunu da nasil akil ettim en ufak bir fikrim yok). ablam uyandi alt katta ciglik cigliga, annemle babamin ‘dua edin’ seslerini duydum sonra. hatirlamadik hic bir duayi, babam soyledi, biz tekrarladik.

bir anda basladigi gibi bir anda bitti her sey, apar topar kalktik. 4. kattan elimizde mumlar, isildaklar, indik bir sekilde. herkes sokakta, herkes agliyor. benimse ilk tepkim, herhalde sokun da etkisiyle, gulmekti. sakalar komiklikler yapiyorum, densiz densiz konusuyorum – ust sokakta oturan teyzemlere bakmaya gittik mesela, ‘gunaydin, kahvaltiya cagirmaya geldik’ falan diyorum, o derece. belki de insanlari rahatlatmaya calistim kendimce, bilemiyorum. etrafta yikilan bir bina da yok, o nedenle hic bir seyi algilayamiyoruz, elektrikler kesik sadece.

bir kac saat sonra, yavas yavas haberler gelmeye basladi, radyo basinda dinledik. izmit dediler, adapazari dediler, golcuk dediler, yalova dediler, avcilar dediler…

adapazari’nda halam, kuzenlerim var, babamin teyzesi yalova’da yazlikta; kimselere ulasamiyoruz. ilk teyzeye ulastik ‘iyiyiz’ dedi. ama halamlardan hala haber alamiyoruz. yine de sorun yok, evde kalmiyorlardir, disarida yatiyorlardir diye dusunuyoruz (insan konduramiyor).

aradan iki gun gecti, arabada yatmisiz yine. sabah babam yastiklari, battaniyeleri toplamis, eve cikartacak. apartmanin onunde telefonunun caldigini hatirliyorum, sonra da yere cokup haykira haykira agladigini – babami ilk kez aglarken gormemdir. halamla kucuk kuzenim gocuk altindaymis, buyuk kuzenimi cikartmislar guc bela.
arabaya dolusup adapazari’na gittik hemen. ablamla beni goturmek istemiyorlar, bende eger kurtulamadilarsa son gorevimizi yerine getirmeliyiz diye dusunerek gitmek istiyorum (ah su gorev bilinci). yeni yol coken kopruler yuzunden kapanmisti, eskisinden dolandik. 2 saat surecek yol, kol saatine gore 6 saat; bizim psikolojik saatimize goreyse 6 gun falan surdu.

o sokakta 2 tane bina yikilmis sadece, halamlarin apartmani ve yan apartman. yan apartmanin temeli kayiyor, bizimkini de kaydiriyor. sehrin geri kalanindaki binalar o kadar yok ki, bu sokaga herhangi bir arama-kurtarma ekibi gelememis. guc bela bir kepce bulduk, babam gocuk altinda kardesini ve yegenini aramaya basladi; biz basinda bekledik her artci sarsintida ona da bir sey olacagi korkusuyla. buyuk kuzenimin her yeri yara bere icinde, sokakta oturuyor, gocuk altinda yasadiklarini anlatiyor.

zaman geciyor, gunler geciyor; hic bir sonuc yok. bazen bir haber geliyor ‘bilmem hangi sokaktaki binadan, bilmem kac saat sonra canli cikmis’ diye. insansin, umutlaniyorsun bizimkiler de cikar diye – umut fakirin ekmegi demisler, umut olmazsa yasayamiyorsun.

yan apartmandan birilerini buldular once, annenin eli bebeginin yataginin icindeydi.

o gun sabaha karsi halami, ertesi gun de seckin’i bulduk. yeni ev almislardi halbuki bir kac sokak otede, yeni bir hayata baslayacaklardi. depremden bir hafta once tasinacaklarmis ama ustalar camlari takmamislar. o tasinamadiklari apartman sapasaglam duruyordu… ustalar isini yapsaydi, camlarini zamaninda taksaydi, onlar tasinmis ve belki de hayatta olacaklardi…

ama nasil umutla yasiyorsa insan, belkilerle, keskelerle de yasayamiyor. soyle olsaydi, boyle deseydim, onu oyle yapmasaydimla yurumuyor bu hayat.

unutmadik demekle hic olmuyor sonra, cunku unutuyoruz. unutmaya programliyiz! beynimiz dayanamacagimiz aciyi tespit edince kendini kapatiyor her seyden once, hissetmiyoruz daha fazla ve ancak oyle dayaniyoruz tum bunlara.

o gunleri birebir yasamayanlar icin her sey sayilardan ibaret; depremin kac siddetinde oldugu, kac saniye surdugu, kac binanin yikildigi, kac kisinin oldugu…

birebir yasayanlar icinse bambaska. o kokuyu hatirliyorsun, orayi solumamis kimselerin bilemedigi kokuyu; hayatindan eksilenlerin haddi hesabi yok.
hic bir yakinini kaybetmemis olsan da o korku yeter sonra, her an herkese bir sey olabilecegi korkusu (biz istanbul’a dondukten sonra, 1 ay boyunca 4 kisi, annemle babamin yataginda yattik; cok uzun bir sure kendime gelemedim. babam aylarca kardesi ve yegeni icin agladi, gocuk altinda gecirdigi gunler icin tedavi gordu. bizden daha buyuk acilar yasamislar var, yakinimdalar da ama yine de ne kadar buyuk bir sey yasadiklarini tahmin bile edemiyorum).

daha kotusu, yine olacak, biliyoruz. ve bunu gozardi ediyoruz. cunku bu da insan yapisi, her an o korkuyla da yasayamiyoruz. o gunden bugune, her sene ayni tarihte alinmasi gereken onlemler anlatiliyor, her sene durumun daha kotu oldugunu goruyoruz. ne toplanma yeri kaldi, ne acil yardim yollari acik ne de binalar daha saglam. her gecen gun kendi sonumuzu hazirliyoruz 3 maymunu oynayarak; duymuyoruz, gormuyoruz, konusmuyoruz.

acitasyon degil niyetim, ben neler yasadim diye atip tutmak hic degil. sadece, elimizden ne geliyorsa yapalim demek. eger ki elimizden sadece yasamak geliyorsa da onu en iyi sekilde yapalim demek.
madem ki gidecegiz bu dunyadan er ya da gec, oyle ya da boyle, elimizde olan ya da olmayan sebeplerle, o zaman o son ana kadar iyi yasayalim; yasadigimiza degsin.

cunku eger sansliysak o beklenen istanbul depremini biz gormeyiz. tabi eger yeteri kadar sansliysak, cocuklarimiz, torunlarimiz gorecek; insan bazen ne isteyecegini gercekten sasiriyor. e sansin da kime gulecegi, kimi es gececegi bilinmiyor.

demem o ki; su hayatta kendinize, etrafiniza iyi bakin, iyi davranin… gunu geldiginde, en azindan ‘ben de bir sey yaptim’ diyebilmek icin…

PS: o sene 12 kasimda apar topar adapazari’na gitti babam, ‘halan beni cagiriyor’ diyerek; aksamina duzce depremi oldu. babama ulasamadikca annem ‘al iste baban da gitti’ diye agliyordu. o gun degil ama yillar sonra kardesinin yanina gitti babam; umarim simdi dedem, babam, halam, seckin bir arada mutludurlar.

ve o depremlerde hayatlarini kaybetmis tum insanlar, artik huzuru icinde uyumaktadirlar…

depresyondayim, unutuldum, aldatildim! sacimi kestirdim, oh rahatladim!

bayadir aklimdaydi; gecen gun ‘aklimdan bir sey eksilsin bari’ diye gittim sacimi kestirdim. kendisi accik kisa oldu.
bir gun belime kadar saclarla beni gorup, ertesi sabah sacimin 2/3’nu goremeyen herkes sasirip, ‘aaa nasi kiydin o saclara’ diye soruyor.
sac ne ki, mumkun olsa kolumu bacagimi kesecegim ama mumkun olamiyor (olur da onlari kesersem hastaneye kapatirlar; simdi sadece depresyonda zaar diye dusunuyorlar)

ama aslinda oyle bir sey yok, depresyonda falan degilim. yani degilim herhalde, emin olamadim simdi.

depresyonda degilim!
olabilirim olabilirim!
%50 deliyim!
deliyim deliyim!

sanirsin bu yasima kadar sacimi hic kestirmedim, ayak bilegime kadar sacim vardi da bir gun gittim sifira vurdurttum kafami (laf aramizda cesaretim olsa onu da yaparim, cok merak ediyorum kafam yamuk mu degil mi; allahtan o kadar cesaretim yok :))

sonra dedim ki kendi kendime, neden?

neden sacini kestiren/boyatan/iste herhangi bir degisiklik yapan kadina hemen depresyonda damgasi yapistiriyoruz? neden illa bir sorun olmak zorunda?
erkekler saclarini abuk sabuk kestirdiklerinde, yarisini kazitip yarisini biraktiklarinda, daha fenasi boyle sadece ense kokunde bir tutam sac biraktiklarinda, efenime soyleyeyim saclarina yer yer rofle attirinca (attiran adam var biliyorum) sorun yok da, biz sacimizi degistirince mi sorun var?!
neden sevgili toplum, neden bu dayatma? neden bu genelleme?

ben saci benden uzun adam gorunce ‘ay yazik yaaa kimbilir ne derdi var?’ diyor muyum? (ki desem yeri bence. sahi neden o kadar uzatiyorsunuz saclarinizi? valla iyi bir sey degil, belinize kadar saca ihtiyaciniz yok. kadinlarda bile cok uzun bir de bole sekilsiz saciniz olursa kezban falan derler, siz neden basa cikamadiginiz o saclarla dolasiyorsunuz – ismi kezban olan tum hemcinslerimden ozur dilerim)

hem belki depreyonda degilim de asigim; olamaz mi?
belki hoslandigim adam laf arasinda kisa sacli kadinlari cok severim dedi, bende gittim kestirdim? HI?
tamam ben bir adam dedi diye sacini kestirecek biri degilim de olsa olur yani, yapan vardir muhakkak. (bak aklima geldi, ismi lazim degil bir eski sevgilim cok severdi kisa saci, kestirecegim dedim, gittim uclarindan aldirdim; adamin hayaller suya dustu… yazik rahmetli goremedi bu halimi…)

sonra belki sadece sicak; ya da sicak degil de nem cok nem! bunaldim belki sacimdan?
sen uzun sacla yatip uyumaya calistin mi hic arkadasim? hic dolandi mi o saclar uyurken senin boynuna? piton yilani gibi mubarek, boguyor insani. uykundan uyaniveriyorsun ‘allah cok sukur yarabbi’ diye; bize de yazik.

ayrica o yika-cik sampuanlar uzun saclilar icin uretilmiyor, yani yikiyorsun da cikamiyorsun, kurumuyor o sac! saatlerce makineyle ugras dur kurusun da hasta olma, usutme diye…

tamam peki; diyelim ki depresyondayim, ‘ay yazik kizcagiza’ diyecegine yardim etsene, ‘neyin var sekerim’ diye bir sorsana, ‘bi kahve mi icelim mi?’ falan.
yoook, anca olumsuz dusun sen…

ayrica kadin, kestirdigi/boyattigi saci begenmezse asil o zaman depresyona girer. o yuzu bir kotu gozuksun, kendini bir begenmesin, yeni sac modelini/rengini gorenler ‘ayyy sey, yani fena degil’ gibi yarim agiz cevap versin, sen o zaman gor depresyon neymis.
o sac uzayana kadar insan icine cikmaz yeminle; haftada bir sac boyatir aylarca, eski rengi geri gelsin diye.

demem o ki sac kestirmek esittir depresyon degil; bazen sadece sac kestirmektir.
sac boyatmak, birazcik sarisin olmayi istemektir, 2 ay kizil deneyeyim kendimi bir de oyle goreyim demektir.
kendimizi degisik gormeyi istemek, kendimizi oyle sevmektir.

sen sen ol arkadasim, sacini degistirene olumsuz yaklasma, idare ediver begenmesen de. dostluk her zaman aciyi soylemek degil, bazen de yorum yapmadan sessizce her seyin eskiye donmesini beklemektir 🙂

ps: kolumu bacagimi kesmeyi de dusunmuyorum, sacmalamayin. her bir uzvumu cok seviyorum, hic birinden ayrilmaya niyetim yok.
sacin da koku bende, cok degil 2-3 aya uzar, dert etme…

buyumek

insani asil buyuten aldigi yaslar degil bana gore, yasadiklari. ne kadar cok sey yasarsan su hayatta, o kadar buyuyorsun aslinda.

cok degerli bir seyini kaybedince fark ediyorsun mesela kime ne kadar deger vermen ya da belki de hic deger vermemen gerektigini ve buyuyorsun bir anda.
baskalari yuzunden kendine kizmanin, kendini yipratmanin yanlis oldugunu anlayinca yeni bir yas aliyorsun.
eskisi gibi heyecanla beklemedigini farkettiginde bazilarini, asil o zaman yorulmaya basliyor kalbin.
tuttugun dallarin birer birer kirilmasi ellerini kiristiran.
o bakmaya doyamadigin, baskasina bakmaya basladiginda gidiyor gozlerindeki parilti.
yola beraber ciktiklarinin seni yari yolda biraktigini gordugunde tutmamaya basliyor bacaklarin.
kokusunu icine ceke ceke uyudugun yatmayinca bir gun yaninda, vazgeciyor burnun kokulara anlam yuklemekten.
o sarilmayinca sana, baska dokunuslari hissetmiyor tenin.
hayatindaki en onemli ses gun gelip de susunca, bir farki kalmiyor diger seslerin birbirinden kulaklarin icin.
her seyin nedeni sen degilsin, o yuzden sonucu da sen olamazsin; bunu gormek saclarina bir kac beyaz daha katan aslinda.

ve gercek yasin nasil hesaplanmasi gerektigini anliyorsun herkese guvenmemen gerektigini fark ettiginde.

buyumek acili, buyumek sancili.

akip giden yillar destekci sadece ve bundan aslinda her ayni yastaki insanin ayni buyuklukte olmamasi.

acik mektup

ne zaman babam icin uzulsem sonunda sana kizarken buluyorum kendimi, sanki tum bu olanlarin suclusu senmissin gibi. herkesin bildigi gibi, babam dahil, kimsenin sucu yok bu hikayede. olmasi gereken oldu, zaman doldu ve gitti.
ben ne yaptiysam olacaklarin onune gecemedim, sen hic bir sey yapmadin.
bir kere ‘doktor lazimsa tanidik var’ dedin, arada ‘nasilsiniz, evde durumlar iyi mi’ diye sordun; muhtemelen cevabimi da pek dinlemedin; hepsi o.
belki bundan fazlasini yapamam sandin belki de baska bir sey yapmak istemedin; bilemedim.

isin asli, yapabilirdin.

sen, hic bir sey yapmadan sadece yanimda dursaydin, mumkun olan her seyden daha fazlasini yapmis olacaktin benim icin.
hayatimda kimseye muhtac olmadigim kadar sana muhtac oldum ben, sen anlamadin. ya da daha kotusu, anlamamazliga geldin. korkuttu belki seni bu durum, belki de bana soyledigin kadar deger vermedin.

evet sanirim olay bundan ibaret.

soyledigin kadar deger veriyor olsaydin bana, sadece basimi omzuna yaslamama izin verirdin. bundan baska hic bir beklentimin olmadigini bilirdin.
ben hic bir yerde huzur bulamazken o omuzda bulabilecegimi biliyordum; yaptigin / yapmadigin her seye ragmen de bunu sana soyledim. sen ‘hic tahmin edemedim ozur dilerim’ dedin ve sonra yine o omzu benden esirgedin.

halbuki gecici benim bu halim, gun gelecek toparlanacagim. yine bir huzur gelip oturacak icime, oyle veya boyle; daha fazla senin omzuna ihtiyacim kalmayacak.

hayir bu bencillik degil.
senin benden tek beklentin basina bela olmamam, benimse senden tek istedigim bir omuzdu. zamani gelince, sana bela olmadan, sessizce gidecegimi bilmen gerekirdi; tipki bugune kadar yaptigim gibi.

simdi geldigimiz noktada ben yine beklentiyi karsilayan tarafim; senden uzakta huzur bulmaya, seni hic rahatsiz etmeden hayatina devam etmeye calisanim.
sense bana artik ‘iyi misin, nasil oldun’ bile demeyen taraf.

iste ne zaman babam icin uzulmeye baslasam, bu yuzden donup dolasip sende buluyorum kendimi. kizmaya basliyorum sana, icimde tuttuklarimi anlatiyorum saatlerce; yine kendi kendime.

bu yaziyi okuyanlar senin kim olduguna dair bir takim tahminler yurutecekler, belki bir kac kisi ustune alinacak.
sadece sen, olur da okursan, sana yazdigimi anlayacaksin bu satirlari, aklinda hic soru isareti olmayacak ‘ben miyim’ diye.

cunku sen biliyorsun ki, babamdan sonraki en buyuk hayalkirikligimsin benim, ondan sonraki en buyuk travmam.
cunku ben, o hayalkirikligini sadece sana soyledim; sense arkani donup gittin…

8 esittir ∞

bir kac dakika icinde geride birakacagimiz (tabi ben bu yaziyi bitirdigimde tamamiyle bitmis olacak) 8 gunde, annemle birlikte 5 ulke gezdik.
her seyin mukemmel gittigi, ay deliler gibi eglendigimiz bir tatil degildi. daha cok ne olursa olsun hayat devam ediyor klisesini kendimize kabul ettirmeye; biraz moral bulmaya, birbirimize destek olmaya, yokluga alismaya, kafa dagitmaya (gerci bizim kafalar 3 senedir daginik) calistigimiz bir tatildi.
son gece otele donerken annem ‘her gece yattigimda eve donunce necat’a buralari anlatirim diye dusunuyorum’ dedi ve sustu.
sustu, cunku sonrasi yoktu. dudaginin kenarinda minicik bir tebessumle; hani gozunuzden yas gelmesini engellemek icin azicik gulmeye calisirsiniz ya; iste oyle bakti kaldi bana.

o an bir kez daha anladim ki; kac kilometre uzaga gidersek gidelim, kac ulke degistirirsek degistirelim, kac farkli yatakta yatarsak, kac degisik dil duyarsak duyalim, kac baska kisiyle tanisirsak, kac farkli hikaye dinlersek dinleyelim, kac farkli para birimi harcarsak ya da kac degisik yemek yersek yiyelim, nafile.
eksik, hep eksik.

o an anladim ki; 7 gece boyunca annemle yanyana yataklarda yatarken ikimizin de aklindan ayni sey gecmis ama kimse dile getirememis..

o an bir kez daha anladim ki; biz annemle ulke ulke gezerken, babamin yoklugu, koskoca, apayri bir ulkeymis, nereye gidersek gidelim icimizde tasidigimiz.

aylardir gozumun gordugu, kulagimin duydugu, burnumun kokladigi, dilimin tattigi her yeni seyi onunla paylasma arzusundayim ama olamiyor.
o hep goruyor, duyuyor, biliyor diye dusunuyoruz, cunku baska turlusu bu aciyi mumkun kilmiyor – bu da buyuk klise.
ote yandan, onun anlattigima gulmedigi, gosterdigimi sormadigi, duyduguma tepki vermedigi gercegi, varligina emin oldugum her seyden daha kuvvetli bir sekilde yanibasimda duruyor.

7 gece 8 gunluk tatilimiz bugun bitti.

8’i yan cevirdiginizde sonsuzluk isareti.

bu demek oluyor ki, biten gunle beraber babamin sonsuzluga karismasinin uzerinden de tam 8 ay gecti…

Bermuda Şeytan Üçgeni – Bilinmezlik Korku Ölüm

Bilinmezlik dediğin şey korkutuyor insanoğlunu, haklılar.

Nasıl çözeceğini bilmediğin bir sorunsa bu, sorundan korkuyorsun. Yeni bir ilişkiye başladıysan sonunu bilmediğinden saçmalıyorsun. Uzun zamandır beklediğin bir haberse ama iyi mi kötü mü gelecek mi bilmiyorsan, pek de duymayı istemiyorsun. Yeni işinde ilk günün mü; önünde seni bekleyen uzun haftadan, insanlarla anlaşıp anlaşamayacağından, başarılı olup olamayacağından korkuyorsun. Çok çalışamadığın bir sınava mı gireceksin, sorulardan korkuyorsun. Neyse o anda, o durumda müdahale edemediğin, o korkutuyor seni; kişi, durum, yer fark etmiyor.

En büyük bilinmezlik nedir bizler için peki, hiç müdahale edemeyeceğimiz şey; ölüm mü? Ölümden sonra başka bir hayat var mı, yoksa tek şansımız bu mu?

Bilmiyoruz, ondandır ki en çok ölümden korkuyoruz. Bazısı kendi ölümünden, bazısı en çok sevdiğinin ölümünü görmekten, onsuz kalınca nasıl yaşayacağından korkuyor.

Bundan 2,5-3 sene önce bana en büyük korkumu sorsaydınız, ‘Eskişehir’de yaşayan ananemle dedeme bir şey olması’ derdim. Geceleri bazen düşünürdüm ‘Allahım şimdi başlarına bir iş gelse, birinden birine bir şey olsa ne yaparız, buradan oraya 6 saat yol, nasıl gidilir’ diye (o zamanlar duble yol yok).
En çok onların başına bir iş gelmesinden korkardım çünkü ailedeki en yaşlı kişiler onlar. Ananem tam 80, dedem tam 90 yaşında (hala hayattalar çok şükür). Hiç aklıma anneme, babama bir şey olabileceği gelmezdi çünkü öylesi normal olmazdı – hayat normal olmalıydı bana göre. Sırayla, normal akışında yaşanmalıydı her şey, başka türlüsü mümkün değildi.

Mümkünmüş; günü gelince görüyorsun.

Daha önce kimsesini kaybetmemiş, ölümü çok yakından görmemiş insanlar sana bakarken korkuyorlar, bilmedikleri bir şey yaşadığın için (7 ay öncesine kadar ben de onlardan biriydim, istemeden, bilmeden bazılarına öyle baktıysam özür dilerim). Gözlerinde garip bir ışık, şefkatle karışık korku, biraz da acıma oluyor (Zeynep Hanım’a ‘herkes de üzülüyor tabi benimle konuşurken, ben de onları teselli etmeye başlıyorum’ demiştim her şeyin çok yeni olduğu günlerde. Bana dedi ki ‘Gizemcim üzüldükleri sen değilsin, senin yerine koydukları kendileri. Bir gün onların da başına gelecek, biliyorlar ama nasıl olacağını bilemiyorlar, ondan hem üzülüyor hem de korkuyorlar’. Aydınlandığım gündür, o günden sonra başka bakmaya başladım etrafımdaki herkese).

Genelde ne olacağını kestiremediği durumda kaçmayı tercih ediyor insanoğlu, ya görmezden geliyor ya da çok yanına yaklaşmadan, etrafından dolaşıyorlar konunun. Uzaktan sessizce izleyenler var bir de, çıt bile çıkarmadan bakan ama aslında içten içe bu durumdan rahatsız olanlar. Ölüm baş edilebilecek bir şeymiş gibi gelmiyor onlara.

Ama aslında hiç de öyle değil; gariptir ki, lanet olsundur ki baş ediyorsun. Baş edebildiğin için kendine çok kızıyorsun ama o da nafile be.
Karnın hiç acıkmayacak sanıyorsun mesela, 3 gün sonra miden gurulduyor; gözyaşın hiç dinmeyecek sanıyorsun, zamanla azalıyor. Kalbin atmayı hiç bırakmıyor zaten, sürekli nefes alıyorsun. Tutmayı denesen mümkün değil.
Önceleri gözüne uyku girmiyor; yorgunluktan bayılıp uyuduğunda karabasanla uyanıyorsun başlarda. Ama sonra bir gün bebek gibi kalkıyorsun yataktan, kendin de bu duruma şaşırarak. Gülmek neydi diye düşünürken, gün geliyor bir kahkaha patlatıyorsun daha önce hiç gülmemiş gibi.

Yeniden yapmaya başladığın her normal şeye şaşırıyorsun, yok artık diye.

Kendini çok suçluyorsun tüm normallikler için, inan; ama zamanla o da yoruyor seni, vazgeçiyorsun. Hayat senden benden daha büyük, aynen ölümün de olduğu gibi.
Hayatın olduğu yerde ölüm, ölümün olduğu yerde hayat yok; anlıyorsun.

Bir de tüm bu yaşadıklarının en güzel yanı herkesi anlamayı öğreniyorsun. Her zaman seve seve öğretmiyor, bazen de döve döve öğretiyor hayat ama sonuç aynı; öğreniyorsun.

Öyle veya böyle, öndesin bazılarından artık. En azından bunun farkına varıp, öyle bakmaya başlıyorsun hayata…

Ufak bir not: Geç yapılmış bir telefon konuşması getirdi beni buralara, kimse üstüne alınmasın. Sözüm meclisten dışarıdır, herkesin kendine göre gerekçeleri vardır ve haklıdır… Ahkam da kesmiyorum, benim de derdim kendimedir…

ilk askima

Merhaba Babisko,

Sen gittiginden beri hayatin nasil gectigini biraz anlatayim istedim. Hic gecmeyecek saniyorsun basta aslinda ama gariptir, geciyor – ki bu gercek hem bir dayanak insanogluna hem de hic kimsenin atamayacagi aci bir tokat.

Senden sonraki ilk hafta biraz tuhafti, kolay degildi; daha once hic basimiza gelmeyenler geldi cunku. Bir suru prosedur varmis yapilmasi gereken mesela – detayina girmeyecegim ama devletimiz insanin tuttugu yasi hafifletmek (!) icin bir suru dosya isi yigiyor onune, onlarla ugrasirken bir bakmissin gunler gecmis. Ablam, annem, ben hepimiz birer ucundan tuttuk, yapilmasi gereken ne varsa hallettik (Ne zaman boyle dosya isi olsa sana sorardik ‘Nasil yapacagiz?’ diye, sen de hep kizardin ‘Anca gezmeyi biliyorsunuz’ diye. Ve ben tabi ki, her zaman yaptigim gibi ‘Her seyi sen hallediyorsun, bize birakmiyorsun. Sen olmasan yapardik’ diye simarirdim sana. Bak sen gittin, hemen ogrendim).

Gelen gidenimiz coktu sonra, duyan herkes geldi, yalniz birakmadilar; hepsi ayri ayri sagolsunlar.

10 gun sonra kalktik ise gittik hepimiz. ‘Gidin, iyi gelir’ dediler, ‘Allahtan hepiniz calisiyorsunuz, daha kolay olur’ dediler. Bizde gittik. Hatta bir muddet kim ne derse yaptik zaten, insan ne yapacagini bilemeyince, herkesin her dedigini yapiyor.

Sonra 15 gun oldu, 1 ay oldu, 2, 3, 4; hic anlamadan 7 ay oldu. Seni dusunmedigim tek bir gun yok, bos kaldigim her saniye aklimda sen varsin. Bazen guluyorum seni dusundugumde, genellikle uzuluyorum. İnsan hep sorguluyor biliyor musun ‘Nasil oldu da bu bizim basimiza geldi’ diye, sorunun ne kadar sacma oldugunu bile bile. En basindan beri yasanmis her olayin tekrar tekrar uzerinden gecip, bir yerde bir yanlis mi yaptik acaba diye sorguluyorsun – kendini avutma mi bu, kendini acitma mi ondan pek emin degilim.
Bana hasta oldugunu soyledigin ilk gunu hatirliyorum, salondaydik; gunlerdir tek basina doktora gidip bir suru test yaptiriyormussun, haberimiz yok. Aglaya aglaya ‘Ben kanserim’ dedin. ’99 depreminde halamla Seckin’i kaybettigimizden beri seni oyle gormemistim. İlk tedavi sureci, hastaneler, doktorlar, ilk temiz sonuc (Allahim 3 ayda 1 hastaligin seyrini ogrendigimiz o testlerin sonuclarini beklemek, iskenceden beterdi). Sorunsuz gecen 6 ayin sonunda tekrar her seye baslamamiz ve onunu alamadigimiz bir hizla senin aramizdan ayrilman.

Neyse bunlari gecelim, ev ahalisinden haberler vereyim. Annem daha iyi (sanirim). Ananem dusup omurgasindaki kemiklerden birini kirdi senden 3 ay sonra, o da onunla ilgilenirken biraz kafasi dagildi (her serde bir hayir var dedikleri bu muydu?). Biz ablamla disari cikmaya, tatile gitmeye devam ediyoruz, her seyi normalize etmeye calisarak (dunyanin en bilincli insanlariymisiz gibi davraniyoruz; yersen).

Sen gittiginden beri Zeynep Hanim’la gorusmeye devam ediyorum. Seni en son gormus kisilerden biri, o nedenle onemli benim icin kendisi. İlk bir kac gorusmede daha cok senden bahsediyorduk, artik daha hayata dair konusuyoruz (kendisinin bir plani var muhakkak). Seninle yaptigimiz bir rituel bulmami istedi benden bir keresinde, ‘Raki icsem olmaz mi?’ dedim; kabul etmedi. Bende en sevdigim anilarimizdan birini sectim: Hani ben kucukken, Pazar sabahlari ekmek almaya giderdik firina, donerken de cicek alip gelirdik. Simdi Pazar sabahlari seni ziyaret ettikten sonra firina ugrayip ekmek aliyorum, bir demet de cicek…

Tum olanlari boyle anlatinca hayat cok normal geliyor kulaga degil mi? Oldugu kadar da normal aslinda yalan degil. Ama bir de pek olmayan tarafi var.

Pazar sabahlari kahvalti sofrasina oturdugunda hayat cok acimasiz geliyor insanin gozune mesela. O sofraya bir tabak eksik koyuyoruz, 1 cay eksik ya o sofrada; bendeki eksigin tanimi yok. Olum, kahvalti sofrasinda 1 eksik tabakmis.

Sana not yazip biraktigim banyo aynasinin onundeki dis fircalari 3 tane artik, olum bir eksik dis fircasiymis.

Yilbasi gecti, anneler gunu gecti, annemin dogum gunu, benim dogum gunum, senin dogum gunun gecti bu 7 ayda. Seninle ilgili olsun olmasin, hepsinde her zamankinden fazla sen vardin. Olum, her ozel gunde en cok artik aranizda olmayani dusunmekmis, garip. (Pazar gunu secimler vardi mesela – baktiginda ne ilgisi var secimin seninle ama o gun de aklimda en cok sen vardin. Burada olsan ne kadar cok sevinirdin bu sonuclara).

Tedavi surecinde seni evde yalniz biraktigimizda gunde 3 ogun seni arayip ‘Yattin mi, kalktin mi, yemek yedin mi, mamani ictin mi?’ diye sorardim. Cok uzun bir sure daha seni aramaya calistim. Rehberde numaran hala kayitli ama aslinda yok, olum 1 eksik telefon numarasiymis.

Sanilanin aksine hissedilen en guclu duygu, ozlemek degil; yoksunlukmus (yokluk da degil yoksunluk). Baslarda pek tanimlayamiyorsun, zaman gectikce kelimeye dokuluyor icindeki garip his. Olumun tek katkisi, 1 arti duyguymus.

Sesini duymayi, doya doya seninle konusmayi cok ozledim. Ufak tefek videolarin var, onlari dinliyorum dayanabildigim zamanlarda. Sesini unutacagim diye aklim cikiyor, duyuncaysa aklim basimdan gidiyor. Her gun ozlemekten olecegim saniyorsun ama olunmuyor. Olum 1 eksik sesmis insanin hayatinda. (birileri okuyorsa bu yaziyi, sevdiklerinin seslerini kaydetmelerini oneririm hepsine. Bana soylediler ancak sesini kaydetmek, videosunu cekmek onun gidecegini kabul etmek gibi geldi o siralarda, yapamadim. Sizin sevdikleriniz hayattaysa, saglikliysa siz yapin. Kokusunu da cok ozluyorsun mesela ama onu saklamanin imkani yok; ses oyle degil. Bir muddet sonra duymak da iyi gelir, yapin).

Bir de hala daha bir yerlerden cikip gelecekmissin gibi geliyor. Ama en olmadik zamanda farkina variyorsun bunun hic ama hic mumkun olmadiginin. (200 kisilik bir toplantida mesela, sahnedeki adam, erkeklerin nasil alisveris yaptiklarini anlatiyor. Bir anda cikiyorsun o salondan, bir alisveris merkezinde buluyorsun kendini. Beraberiz, alisveris yapiyoruz. Bir tisort gosteriyorsun bana ‘Bu nasil? diye. ‘Bosver baba’ diyorum, ‘simdi almayalim’. Allah biliyor ya, o tisortu alsak da cok fazla giyemeyecegini dusunuyorum icten ice. Belki sen de ayni seyi dusunuyordun icinden, emin degilim; senin ne zaman ne dusundugunu hic bilemedim…

İste boyle babacim, hayat cok buyuk bir girdap; sen ne kadar uzak durmaya, kacmaya calissan da seni bir yerinde icine cekiyor; kapilip gidiyorsun. Buna yasamak diyorlar ama simdi dusununce pek emin degilim.

Simdi her neredeysen umarim her sey burada oldugundan cok daha guzeldir.

Seni cok seviyorum babacim, bizi merak etme…

yarim hikaye

Kuledibi’nde oturmus, sohbetteyiz. Ardi ardina hikayeler anlatiyorsun cocukluguna dair, gulmekten gozlerimizden yaslar geliyor. Sonra Galata Kulesi’yle Kız Kulesi’nin askini anlatmaya basliyorsun. En sevdigim yerlerden biri Galata Kulesi ama hic duymamisim hikayesini.
Kiz Kulesi’ne asıkmıs Galata Kulesi ama hikayenin sonu belli, kavusamiyorlar.
Bir an farkediyorum, ben Kiz Kulesi, sen Galata. Yine de basliyoruz hikayemize, sonunu bile bile.

Kestik!

Bir apartmanin en ust katinda, ufacik bir balkondayiz. Minderleri yere atmis yildizlari seyrediyoruz. Agzimiz, ilk defa bu kadar yakin olmanin mutlulugundan mi, en sonunda bir araya gelebilmis olmanin saskinligindan mi, yoksa manzaranin guzelliginden mi bilinmez, bir karis acik. Tek bildigim buyulu bir an ve heyecandan konusamiyoruz. Elele tutusmus, arada birbirimize guluyoruz.

Kestik!

İnsan ya yolculukta ya tatilde tanirmis yanindakini. Biz sabah yola cikmis, tatile gidiyoruz (ne buyuk risk )
Kasla goz arasinda bir yerde, maviyle yesille cevrelenmisiz. Ellerimizde buz gibi biralar, kulaklarimizda en sevdigimiz sarkilar, ruzgar icimize doluyor acik camlardan. Onumuzdeki gunlerin bize ne getirecegini bilmeden hizla yol aliyoruz mechule.

Kestik!

Araligin son gunleri, bir kac gun sonra yeni bir yila girecegiz. O gece beraber olamayacagimizi ikimiz de biliyoruz. Yasanacak tek bir gecemiz var, o da bu gece. Salonda yerde oturmusuz, pikapta benim hic bilmedigim, senin cok sevdigin bir plak. Sarki bitiyor, diger plagi takiyorsun. Tekrar yanima oturmak yerine elini uzatip ‘gel’ diyorsun ‘bu sarkida dans etmeliyiz.’
Parke dosemenin ustunde, ciplak ayak, sarmas dolas dans etmeye basliyoruz, daha once kimseyle dans etmemis gibi; kirmizi rujum beyaz gomlegine bulasiyor.
Damarlarimizda dolasan alkolden degil sarhoslugumuz, hic bir zaman gercek olamayacagini bildigimiz hayallerimizden. Sarki bitiyor, oturuyoruz yine; senin az sonra sessizce aglayacagini ikimiz de hic fark etmeden.

Kestik!

Salas bir balikcida oturmus, raki sisesinde balik olmaya calisiyoruz. O gune kadar soylemedigimiz ne varsa birbirimize, o anda dokuluyor gozlerimizden. Ben hala tam emin degilim aslinda ama kalkip basimi opuyorsun; emin oluyorum.
Elele yururken eve, adimlarimiz az once ictigimiz rakinin onlara verdigi yetkiye dayanarak yalpaliyorlar. Evde sariliyoruz hic ayrilmayacak gibi, tam o anda kapi caliyor. Sonra; sonrasi sessizlik.

Kestik!

Gunes doguyor İstanbul’a; saat: erken. Kargalarin kahvalti etmesi icin bile cok erken. Olup olabilecek en guzel teraslarin birinde, sadece ikimiziz. Cok kisa bir suredir biliyoruz birbirimizi ama o an tanisiyoruz. Sen avucumun icini opup ‘bu’ diyorsun, ‘onemli’. Ben saskin, kafamda binlerce soru ama aklimdan gecenleri dile getirmiyorum. Soyle bir silkelenip, atiyorum hepsini. Basimi omzuna yasliyorum, yuzumuzu gunese ceviriyoruz.
Gunes doguyor İstanbul’a, saat hala erken.

Kestik!