Bermuda Şeytan Üçgeni – Bilinmezlik Korku Ölüm

Bilinmezlik dediğin şey korkutuyor insanoğlunu, haklılar.

Nasıl çözeceğini bilmediğin bir sorunsa bu, sorundan korkuyorsun. Yeni bir ilişkiye başladıysan sonunu bilmediğinden saçmalıyorsun. Uzun zamandır beklediğin bir haberse ama iyi mi kötü mü gelecek mi bilmiyorsan, pek de duymayı istemiyorsun. Yeni işinde ilk günün mü; önünde seni bekleyen uzun haftadan, insanlarla anlaşıp anlaşamayacağından, başarılı olup olamayacağından korkuyorsun. Çok çalışamadığın bir sınava mı gireceksin, sorulardan korkuyorsun. Neyse o anda, o durumda müdahale edemediğin, o korkutuyor seni; kişi, durum, yer fark etmiyor.

En büyük bilinmezlik nedir bizler için peki, hiç müdahale edemeyeceğimiz şey; ölüm mü? Ölümden sonra başka bir hayat var mı, yoksa tek şansımız bu mu?

Bilmiyoruz, ondandır ki en çok ölümden korkuyoruz. Bazısı kendi ölümünden, bazısı en çok sevdiğinin ölümünü görmekten, onsuz kalınca nasıl yaşayacağından korkuyor.

Bundan 2,5-3 sene önce bana en büyük korkumu sorsaydınız, ‘Eskişehir’de yaşayan ananemle dedeme bir şey olması’ derdim. Geceleri bazen düşünürdüm ‘Allahım şimdi başlarına bir iş gelse, birinden birine bir şey olsa ne yaparız, buradan oraya 6 saat yol, nasıl gidilir’ diye (o zamanlar duble yol yok).
En çok onların başına bir iş gelmesinden korkardım çünkü ailedeki en yaşlı kişiler onlar. Ananem tam 80, dedem tam 90 yaşında (hala hayattalar çok şükür). Hiç aklıma anneme, babama bir şey olabileceği gelmezdi çünkü öylesi normal olmazdı – hayat normal olmalıydı bana göre. Sırayla, normal akışında yaşanmalıydı her şey, başka türlüsü mümkün değildi.

Mümkünmüş; günü gelince görüyorsun.

Daha önce kimsesini kaybetmemiş, ölümü çok yakından görmemiş insanlar sana bakarken korkuyorlar, bilmedikleri bir şey yaşadığın için (7 ay öncesine kadar ben de onlardan biriydim, istemeden, bilmeden bazılarına öyle baktıysam özür dilerim). Gözlerinde garip bir ışık, şefkatle karışık korku, biraz da acıma oluyor (Zeynep Hanım’a ‘herkes de üzülüyor tabi benimle konuşurken, ben de onları teselli etmeye başlıyorum’ demiştim her şeyin çok yeni olduğu günlerde. Bana dedi ki ‘Gizemcim üzüldükleri sen değilsin, senin yerine koydukları kendileri. Bir gün onların da başına gelecek, biliyorlar ama nasıl olacağını bilemiyorlar, ondan hem üzülüyor hem de korkuyorlar’. Aydınlandığım gündür, o günden sonra başka bakmaya başladım etrafımdaki herkese).

Genelde ne olacağını kestiremediği durumda kaçmayı tercih ediyor insanoğlu, ya görmezden geliyor ya da çok yanına yaklaşmadan, etrafından dolaşıyorlar konunun. Uzaktan sessizce izleyenler var bir de, çıt bile çıkarmadan bakan ama aslında içten içe bu durumdan rahatsız olanlar. Ölüm baş edilebilecek bir şeymiş gibi gelmiyor onlara.

Ama aslında hiç de öyle değil; gariptir ki, lanet olsundur ki baş ediyorsun. Baş edebildiğin için kendine çok kızıyorsun ama o da nafile be.
Karnın hiç acıkmayacak sanıyorsun mesela, 3 gün sonra miden gurulduyor; gözyaşın hiç dinmeyecek sanıyorsun, zamanla azalıyor. Kalbin atmayı hiç bırakmıyor zaten, sürekli nefes alıyorsun. Tutmayı denesen mümkün değil.
Önceleri gözüne uyku girmiyor; yorgunluktan bayılıp uyuduğunda karabasanla uyanıyorsun başlarda. Ama sonra bir gün bebek gibi kalkıyorsun yataktan, kendin de bu duruma şaşırarak. Gülmek neydi diye düşünürken, gün geliyor bir kahkaha patlatıyorsun daha önce hiç gülmemiş gibi.

Yeniden yapmaya başladığın her normal şeye şaşırıyorsun, yok artık diye.

Kendini çok suçluyorsun tüm normallikler için, inan; ama zamanla o da yoruyor seni, vazgeçiyorsun. Hayat senden benden daha büyük, aynen ölümün de olduğu gibi.
Hayatın olduğu yerde ölüm, ölümün olduğu yerde hayat yok; anlıyorsun.

Bir de tüm bu yaşadıklarının en güzel yanı herkesi anlamayı öğreniyorsun. Her zaman seve seve öğretmiyor, bazen de döve döve öğretiyor hayat ama sonuç aynı; öğreniyorsun.

Öyle veya böyle, öndesin bazılarından artık. En azından bunun farkına varıp, öyle bakmaya başlıyorsun hayata…

Ufak bir not: Geç yapılmış bir telefon konuşması getirdi beni buralara, kimse üstüne alınmasın. Sözüm meclisten dışarıdır, herkesin kendine göre gerekçeleri vardır ve haklıdır… Ahkam da kesmiyorum, benim de derdim kendimedir…

ilk askima

Merhaba Babisko,

Sen gittiginden beri hayatin nasil gectigini biraz anlatayim istedim. Hic gecmeyecek saniyorsun basta aslinda ama gariptir, geciyor – ki bu gercek hem bir dayanak insanogluna hem de hic kimsenin atamayacagi aci bir tokat.

Senden sonraki ilk hafta biraz tuhafti, kolay degildi; daha once hic basimiza gelmeyenler geldi cunku. Bir suru prosedur varmis yapilmasi gereken mesela – detayina girmeyecegim ama devletimiz insanin tuttugu yasi hafifletmek (!) icin bir suru dosya isi yigiyor onune, onlarla ugrasirken bir bakmissin gunler gecmis. Ablam, annem, ben hepimiz birer ucundan tuttuk, yapilmasi gereken ne varsa hallettik (Ne zaman boyle dosya isi olsa sana sorardik ‘Nasil yapacagiz?’ diye, sen de hep kizardin ‘Anca gezmeyi biliyorsunuz’ diye. Ve ben tabi ki, her zaman yaptigim gibi ‘Her seyi sen hallediyorsun, bize birakmiyorsun. Sen olmasan yapardik’ diye simarirdim sana. Bak sen gittin, hemen ogrendim).

Gelen gidenimiz coktu sonra, duyan herkes geldi, yalniz birakmadilar; hepsi ayri ayri sagolsunlar.

10 gun sonra kalktik ise gittik hepimiz. ‘Gidin, iyi gelir’ dediler, ‘Allahtan hepiniz calisiyorsunuz, daha kolay olur’ dediler. Bizde gittik. Hatta bir muddet kim ne derse yaptik zaten, insan ne yapacagini bilemeyince, herkesin her dedigini yapiyor.

Sonra 15 gun oldu, 1 ay oldu, 2, 3, 4; hic anlamadan 7 ay oldu. Seni dusunmedigim tek bir gun yok, bos kaldigim her saniye aklimda sen varsin. Bazen guluyorum seni dusundugumde, genellikle uzuluyorum. İnsan hep sorguluyor biliyor musun ‘Nasil oldu da bu bizim basimiza geldi’ diye, sorunun ne kadar sacma oldugunu bile bile. En basindan beri yasanmis her olayin tekrar tekrar uzerinden gecip, bir yerde bir yanlis mi yaptik acaba diye sorguluyorsun – kendini avutma mi bu, kendini acitma mi ondan pek emin degilim.
Bana hasta oldugunu soyledigin ilk gunu hatirliyorum, salondaydik; gunlerdir tek basina doktora gidip bir suru test yaptiriyormussun, haberimiz yok. Aglaya aglaya ‘Ben kanserim’ dedin. ’99 depreminde halamla Seckin’i kaybettigimizden beri seni oyle gormemistim. İlk tedavi sureci, hastaneler, doktorlar, ilk temiz sonuc (Allahim 3 ayda 1 hastaligin seyrini ogrendigimiz o testlerin sonuclarini beklemek, iskenceden beterdi). Sorunsuz gecen 6 ayin sonunda tekrar her seye baslamamiz ve onunu alamadigimiz bir hizla senin aramizdan ayrilman.

Neyse bunlari gecelim, ev ahalisinden haberler vereyim. Annem daha iyi (sanirim). Ananem dusup omurgasindaki kemiklerden birini kirdi senden 3 ay sonra, o da onunla ilgilenirken biraz kafasi dagildi (her serde bir hayir var dedikleri bu muydu?). Biz ablamla disari cikmaya, tatile gitmeye devam ediyoruz, her seyi normalize etmeye calisarak (dunyanin en bilincli insanlariymisiz gibi davraniyoruz; yersen).

Sen gittiginden beri Zeynep Hanim’la gorusmeye devam ediyorum. Seni en son gormus kisilerden biri, o nedenle onemli benim icin kendisi. İlk bir kac gorusmede daha cok senden bahsediyorduk, artik daha hayata dair konusuyoruz (kendisinin bir plani var muhakkak). Seninle yaptigimiz bir rituel bulmami istedi benden bir keresinde, ‘Raki icsem olmaz mi?’ dedim; kabul etmedi. Bende en sevdigim anilarimizdan birini sectim: Hani ben kucukken, Pazar sabahlari ekmek almaya giderdik firina, donerken de cicek alip gelirdik. Simdi Pazar sabahlari seni ziyaret ettikten sonra firina ugrayip ekmek aliyorum, bir demet de cicek…

Tum olanlari boyle anlatinca hayat cok normal geliyor kulaga degil mi? Oldugu kadar da normal aslinda yalan degil. Ama bir de pek olmayan tarafi var.

Pazar sabahlari kahvalti sofrasina oturdugunda hayat cok acimasiz geliyor insanin gozune mesela. O sofraya bir tabak eksik koyuyoruz, 1 cay eksik ya o sofrada; bendeki eksigin tanimi yok. Olum, kahvalti sofrasinda 1 eksik tabakmis.

Sana not yazip biraktigim banyo aynasinin onundeki dis fircalari 3 tane artik, olum bir eksik dis fircasiymis.

Yilbasi gecti, anneler gunu gecti, annemin dogum gunu, benim dogum gunum, senin dogum gunun gecti bu 7 ayda. Seninle ilgili olsun olmasin, hepsinde her zamankinden fazla sen vardin. Olum, her ozel gunde en cok artik aranizda olmayani dusunmekmis, garip. (Pazar gunu secimler vardi mesela – baktiginda ne ilgisi var secimin seninle ama o gun de aklimda en cok sen vardin. Burada olsan ne kadar cok sevinirdin bu sonuclara).

Tedavi surecinde seni evde yalniz biraktigimizda gunde 3 ogun seni arayip ‘Yattin mi, kalktin mi, yemek yedin mi, mamani ictin mi?’ diye sorardim. Cok uzun bir sure daha seni aramaya calistim. Rehberde numaran hala kayitli ama aslinda yok, olum 1 eksik telefon numarasiymis.

Sanilanin aksine hissedilen en guclu duygu, ozlemek degil; yoksunlukmus (yokluk da degil yoksunluk). Baslarda pek tanimlayamiyorsun, zaman gectikce kelimeye dokuluyor icindeki garip his. Olumun tek katkisi, 1 arti duyguymus.

Sesini duymayi, doya doya seninle konusmayi cok ozledim. Ufak tefek videolarin var, onlari dinliyorum dayanabildigim zamanlarda. Sesini unutacagim diye aklim cikiyor, duyuncaysa aklim basimdan gidiyor. Her gun ozlemekten olecegim saniyorsun ama olunmuyor. Olum 1 eksik sesmis insanin hayatinda. (birileri okuyorsa bu yaziyi, sevdiklerinin seslerini kaydetmelerini oneririm hepsine. Bana soylediler ancak sesini kaydetmek, videosunu cekmek onun gidecegini kabul etmek gibi geldi o siralarda, yapamadim. Sizin sevdikleriniz hayattaysa, saglikliysa siz yapin. Kokusunu da cok ozluyorsun mesela ama onu saklamanin imkani yok; ses oyle degil. Bir muddet sonra duymak da iyi gelir, yapin).

Bir de hala daha bir yerlerden cikip gelecekmissin gibi geliyor. Ama en olmadik zamanda farkina variyorsun bunun hic ama hic mumkun olmadiginin. (200 kisilik bir toplantida mesela, sahnedeki adam, erkeklerin nasil alisveris yaptiklarini anlatiyor. Bir anda cikiyorsun o salondan, bir alisveris merkezinde buluyorsun kendini. Beraberiz, alisveris yapiyoruz. Bir tisort gosteriyorsun bana ‘Bu nasil? diye. ‘Bosver baba’ diyorum, ‘simdi almayalim’. Allah biliyor ya, o tisortu alsak da cok fazla giyemeyecegini dusunuyorum icten ice. Belki sen de ayni seyi dusunuyordun icinden, emin degilim; senin ne zaman ne dusundugunu hic bilemedim…

İste boyle babacim, hayat cok buyuk bir girdap; sen ne kadar uzak durmaya, kacmaya calissan da seni bir yerinde icine cekiyor; kapilip gidiyorsun. Buna yasamak diyorlar ama simdi dusununce pek emin degilim.

Simdi her neredeysen umarim her sey burada oldugundan cok daha guzeldir.

Seni cok seviyorum babacim, bizi merak etme…

yarim hikaye

Kuledibi’nde oturmus, sohbetteyiz. Ardi ardina hikayeler anlatiyorsun cocukluguna dair, gulmekten gozlerimizden yaslar geliyor. Sonra Galata Kulesi’yle Kız Kulesi’nin askini anlatmaya basliyorsun. En sevdigim yerlerden biri Galata Kulesi ama hic duymamisim hikayesini.
Kiz Kulesi’ne asıkmıs Galata Kulesi ama hikayenin sonu belli, kavusamiyorlar.
Bir an farkediyorum, ben Kiz Kulesi, sen Galata. Yine de basliyoruz hikayemize, sonunu bile bile.

Kestik!

Bir apartmanin en ust katinda, ufacik bir balkondayiz. Minderleri yere atmis yildizlari seyrediyoruz. Agzimiz, ilk defa bu kadar yakin olmanin mutlulugundan mi, en sonunda bir araya gelebilmis olmanin saskinligindan mi, yoksa manzaranin guzelliginden mi bilinmez, bir karis acik. Tek bildigim buyulu bir an ve heyecandan konusamiyoruz. Elele tutusmus, arada birbirimize guluyoruz.

Kestik!

İnsan ya yolculukta ya tatilde tanirmis yanindakini. Biz sabah yola cikmis, tatile gidiyoruz (ne buyuk risk )
Kasla goz arasinda bir yerde, maviyle yesille cevrelenmisiz. Ellerimizde buz gibi biralar, kulaklarimizda en sevdigimiz sarkilar, ruzgar icimize doluyor acik camlardan. Onumuzdeki gunlerin bize ne getirecegini bilmeden hizla yol aliyoruz mechule.

Kestik!

Araligin son gunleri, bir kac gun sonra yeni bir yila girecegiz. O gece beraber olamayacagimizi ikimiz de biliyoruz. Yasanacak tek bir gecemiz var, o da bu gece. Salonda yerde oturmusuz, pikapta benim hic bilmedigim, senin cok sevdigin bir plak. Sarki bitiyor, diger plagi takiyorsun. Tekrar yanima oturmak yerine elini uzatip ‘gel’ diyorsun ‘bu sarkida dans etmeliyiz.’
Parke dosemenin ustunde, ciplak ayak, sarmas dolas dans etmeye basliyoruz, daha once kimseyle dans etmemis gibi; kirmizi rujum beyaz gomlegine bulasiyor.
Damarlarimizda dolasan alkolden degil sarhoslugumuz, hic bir zaman gercek olamayacagini bildigimiz hayallerimizden. Sarki bitiyor, oturuyoruz yine; senin az sonra sessizce aglayacagini ikimiz de hic fark etmeden.

Kestik!

Salas bir balikcida oturmus, raki sisesinde balik olmaya calisiyoruz. O gune kadar soylemedigimiz ne varsa birbirimize, o anda dokuluyor gozlerimizden. Ben hala tam emin degilim aslinda ama kalkip basimi opuyorsun; emin oluyorum.
Elele yururken eve, adimlarimiz az once ictigimiz rakinin onlara verdigi yetkiye dayanarak yalpaliyorlar. Evde sariliyoruz hic ayrilmayacak gibi, tam o anda kapi caliyor. Sonra; sonrasi sessizlik.

Kestik!

Gunes doguyor İstanbul’a; saat: erken. Kargalarin kahvalti etmesi icin bile cok erken. Olup olabilecek en guzel teraslarin birinde, sadece ikimiziz. Cok kisa bir suredir biliyoruz birbirimizi ama o an tanisiyoruz. Sen avucumun icini opup ‘bu’ diyorsun, ‘onemli’. Ben saskin, kafamda binlerce soru ama aklimdan gecenleri dile getirmiyorum. Soyle bir silkelenip, atiyorum hepsini. Basimi omzuna yasliyorum, yuzumuzu gunese ceviriyoruz.
Gunes doguyor İstanbul’a, saat hala erken.

Kestik!